Psikoloji, bilincin “biyografisi”dir; kozmogoni ise bu bilincin var olmasını sağlayan maddenin “tarihi”dir.
Çoğu psikoloji, kişiyle başlar — davranış, duygu, geçmiş ve benliğin yapısı ile. Kabala ise bir adım daha önce başlar. Evrenle başlar. Bu şiirsel bir abartı değil; bir yöntemdir. Hocam Mario Sabán’ın da belirttiği gibi, Kabala’da kozmogoniden ayrı bir psikoloji yoktur; çünkü bir insanda neler olup bittiğini sorgulamadan önce, öncelikle o kişiyi oluşturan güçlerin neler olduğunu sormalıyız. Bu bakış açısına göre psikoloji, kozmogoninin bir indirgemesidir — kişisel olmaktan önce evrensel olan bir yapının yakın çekimidir.
Transandantal Psikoloji alanında çalışan bizler için bu, bundan sonra gelen her şeyi yeniden düzenleyen bir başlangıç noktasıdır. Dolayısıyla, bunun aslında neyi iddia ettiğini ve neden bir metafordan daha fazlası olduğunu anlamakta fayda var.
Bir kasılma, iki kez anlatılmış
Ana fikir, aldatıcı bir şekilde basittir. Var olan her şey, Ein Sof’un — yani sonsuzluğun — biçimsiz ışıktan maddi yoğunluğa doğru, basamak basamak alçalan bir kendi kendine daralması dır. Kabbalistler bu ilkel öz-sınırlamaya Tzimtzum adını verirler. İşte psikolojik açıdan önemli olan nokta da budur: ruhun beş seviyesi ile beş dünya (olamot), benzetme yoluyla birbirine bağlanan iki paralel sistem değildir. Bunlar, aynı iniş sürecinin iki farklı açıdan betimlenmiş halleridir.
Nefesh’iniz, eylemin dünyası olan Asiá’da işler. Ruaj’ınız, şekillenmenin dünyası olan Yetzirá’da işler. Neshamá’ nız ise yaratılış olan Briá’ya aittir. Daha yüksek mertebeler — Atzilut’taki Jaiá, Adam Kadmón ’daki Iejidá — sonsuzluğun eşiğine dokunur. Ruh, kozmosa benzemez. Ruh, aynı daralma eğrisiyle inşa edilmiştir. İşte bu yüzden Sabán, Tanrı’nın kim olduğunu sormak için aynaya bakmanın yeterli olduğunu söyleyebilir: insan, evrenin geçirdiği aynı aşamalı iniş gibi, ilahi ismin kendisi olan Yud-Hei-Vav-Hei şeklinde yapılandırılmıştır.
Tüm bunların altında sessiz bir etimoloji yatmaktadır. “Olam”(dünya), “nelam”(gizleme) kelimesinden türemiştir. Her düzeydeki gerçekliğin bir kısmı açığa çıkar, daha fazlası ise gizli kalır. Biçim, sınırlamadır ve yalnızca sınırlı olan ortaya çıkarılabilir; biçimsiz olan ise gizli kalır. Dolayısıyla gerçekliğin çoğu yok değildir — sadece şu anki bedenimizin erişiminin ötesinde gizlenmiştir. Karışıklık ya da çelişki olarak deneyimlediğimiz şeylerin çoğu bir patoloji değildir. Bu, algılayan kişinin henüz alanın yeterince geniş bir kısmını kavrayamamış olmasının bir işaretidir.

İnsan açısından bakıldığında iniş
Aşağı doğru okudukça, seviyeler netleşir.
Nefesh, içgüdüdür — bedenin arzuları, ruhun en yoğun ifadesi. (Açıklığa kavuşturulması gereken teknik bir not: Nefesh, sadece “beden” değildir. Bir ceset, guf’tur, yani ruhsuz bedendir. Nefesh ise canlandıran içgüdüsel akımdır.)
Ruaj, şartlandırılmış ruhsal yapıdır — duygu, akıl ve her şeyden önce kimlik. Sabán’ın şu sözünü unutmamak gerekir: Ruaj’da, bizler ebeveynlerimizin bize söylediği şeyiz. Burası, içselleştirdiğimiz her türlü kültürel ve ailevi şartlanmanın alanıdır ve — özellikle — psikoloji ile psikanalizin büyük ölçüde işlediği düzeydir.
Neshamá, şartlanmanın altında yatan özdür. O, bedenlerden bedene geçer ve Nefesh ile Ruaj’ın yaşadığı her şeyin verilerini depolar. Burada Sabán, yaygın bir öğretimi altüst eder: Neshamá’nın kendini düzeltmesine gerek yoktur — o, ne olduğunu zaten bilir. Asıl zorluk, Neshamá’nın kafasının karışık olması değildir. Asıl zorluk, Neshamá’nın tıkanmış alt seviyeler aracılığıyla kendini gösterememesidir — tıpkı çocuğunu seven, ancak bunu ifade edemeyecek şekilde yetiştirilmiş bir anne gibi.
Bunun klinik bir durum haline geldiği durumlar
İçsel çalışma yapan herkes için bu öğretinin en yararlı kısmı, ruhun özünün savunmacı bir yaşamın içine nasıl baskı uyguladığının anlatılmasıdır — ve bu baskının neden bu kadar sık sık bir belirti olarak ortaya çıktığı.
Neshamá, boş taç olan Keter’den girer — ve ilk olarak sezgi olan Jojmá’ya iner. Buraya yapması gereken düzeltmeyi sezgisel olarak zaten bilmektedir. Direnç ise, Ruaj’ın kimliğinin sadık savunucusu olan akılcı, şartlanmış zihin olan Biná’da bulunur. Biná için Neshamá’nın gelişi bir sabotaj gibi gelir. Biná, sonuçların tatmin edici olduğunu, stratejinin işe yaradığını ve hiçbir şeyin değiştirilmemesi gerektiğini ısrarla savunur. Neshamá ise şöyle cevap verir: Sonuçlar tatmin edici, ama sen kendini boş hissediyorsun.
Bu, gerçekten de yararlı bir bakış açısı değişikliğidir. Burada “belirti”, bir işlev bozukluğu değildir. Engellenmiş bir özün, kendini koruyan benliğe karşı yarattığı sürtünmedir — “parçalar” yaklaşımıyla çalışanlarımızın hemen tanıyacağı aynı örüntüdür. Gelenek bunu en yalın haliyle şöyle ifade eder: Ya Neshamá’nın Tikún’unu gerçekleştiririz, ya da beden eninde sonunda bu tıkanıklığı hastalık olarak dışa vurur. Ben bu son iddiayı klinik bir mekanizma olarak değil, geleneğin dilinin bir parçası olarak değerlendiririm — ancak bunun altında yatan yapısal içgörü kendi başına geçerlidir.
Yönelim psikolojisi
İşte bu nedenle Sabán, gerçek bir transpersonal psikolojinin kozmogonik boyuta ulaşması gerektiği konusunda ısrar etmektedir. Egonun ne işe yaradığını hiç sormadan sadece egoyu pekiştiren bir psikoloji, onun ifadesiyle, gerçek bir zarar verir. Onun benzetmesi çok isabetlidir: İyi bir uçak inşa ederiz, pilotu eğitiriz, yolcuları yerlerine yerleştiririz — ve sonra psikoloji, geriye kalan tek soru karşısında sessiz kalır. Uçak nereye uçuyor? James Hillman, derinlik psikolojisi bağlamında da aynı talepte bulundu: kişiyi “ben”in merkezinden çıkarın.
Bu sorunun cevabı kozmogonidir. Metafizik olarak değil, bir yönlendirme olarak. Esere bir yön kazandırır — ve Tikún’a gerçek anlamını verir. Düzeltme, yalnızca kırılmış olanı dengelemek değildir. Sabán’ın neredeyse bir koan gibi ifade ettiği gibi: Tikún, olduğun şeyin, sen olmandır. Kap genişler; gizli kalmış olanın daha fazlası algılanabilir hale gelir; öz, sonunda onu engellemeyi bırakmış bir yaşam aracılığıyla kendini gösterebilir.
İşte hepsi bu kadar ve bu, sadece benlikle değil, evrenle başlar.





